ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ      ETKİNLİKLER      GÜNCEL HABERLER   
 
Ana Sayfa > Site Yazarları

Kemal Arı - kemalari55@hotmail.com
ATATÜRK, ÇAĞDAŞLAŞMAK, DEVRİM VE CUMHURİYET
20 Ağustos 2014 - 1394 okunma


20. yüzyıl, insanlığa; birçok farklı alanda değerli kişilikler, farklı kimlikler kazandırdı: Jules Verne, bu yüzyılın başında ömrü son bulurken, romanlarında öngördüğü birçok icadın gerçekleşeceği bir yüzyıl bırakıyordu ardında; denizaltılar, roketler, uzay araçları… Einstein bu yüzyılda “Einstein” oldu; dünyanın en ünlü formülünü keşfetti: E=MC2… Hitler de bu yüzyılda var oldu; büyük adımlarla ama büyük katliamlarla yazdı adını tarihe...
Atatürk de kuşkusuz, 20. yüzyılın en dikkat çekici kişiliklerinden birisidir. Bir devlet adamı ve bir asker olarak, yaşadığı yüzyılın büyük felaketlerinin, yıkımlarının ve ölümlerinin ayırtındaydı: İnsanlığın artık savaşlardan bıktığını; barışa susadığını en iyi kavrayanlardan birisi de O’ydu. Hiç kuşkusuz bu yüzden, devrinin siyasetçileri ve askerleri arasında, bir devlet kurucu olarak, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini de, kurduğu devletin “Kuruluş İlkesi” olarak tanımlayabilecek tek Önder de O oldu.
Oysa aynı yüzyılda; “Büyük Adam” olarak ortaya çıkan pek çok önemli kişilik, sırf kendi düşünce sistematiğine dayanan görüşler egemen olsun diye, insanlığın büyük acılar yaşamasına göz yumabildiler: Bir buyruklarıyla milyonları ölümlere sürüklediler; halkların acımasızca birbirlerini boğazlamalarını kahramanlık ve cesaret olarak gördüler. Bunun için çırpınırlarken, yarattıkları kan denizinden güç alıyorlardı adeta. Kendi yaşadıkları dönemlerde halklarının elleri üzerinde kahramanlaştırılan bu tarihsel kişilikler, gün geldi; tarih sahnesinden kimi zaman gürültülü kalkışmalarla, kimi zaman da sessiz sedasız çekilip gittiler. Bir tek Mustafa Kemal Atatürk geçmişten geleceği kucaklamayı başarabildi. O, ortaya koyduğu dünya görüşü, düşünceler ve eylemlerle insanlık âleminin önüne yeni bir yol açtı. O, yolu düşünceleriyle gür bir şekilde aydınlattı. Yüzyılların dayattığı geri kalmışlık ve umutsuzluk içinde bunalmış ulusların bir kısmı, bu aydınlık yoldan ilerlemeye çalıştılar; gidebildikleri kadar bağımsızlık ve özgürlüklerine doğru yürüdüler. Böylelikle, O, insanlığın o gün için de, gelecek için de umudu olmayı başardı…
Bunun nedeni neydi?
Nasıl bir süreç ve görüş, böylesine önemli sonuçlar doğurabildi?
Her şeyden önce o, tarihin yarattığı uygarlık birikiminden yararlanmasını biliyordu. Hem doğu dünyasını, hem batı dünyasını iyi kavramış; Türk Ulusu’nu yok oluşa getiren tarihsel süreci içselleştirmiş; çözüm yollarını kendi düşünce dünyasında oluşturabilmişti. Doğu ile Batı’nın kesiştiği noktada Türklerin yüzyıllara uzanan geçmişinden bu yana, yaşadıkları, belleğinde taze izlerini koruyordu. Yanlışlar belliydi. Şaşkınlık, belirsizlik, ürküntü ve korku ile öbeklenmiş süreçlerin içinde sıyrılıp gelen tarihsel yazgı, bir noktaya gelmiş; sömürgeci dünyanın dayattığı baskılara karşı, bir ulusal bağımsızlık savaşına yönelmek zorunluluk haline gelmişti. Ancak sorun, onun zihninde yalnız sömürgeye karşı direnmek, ona karşı koymak, onu alt etmek ve yenmek değildi. Bunun yanı sıra, çağdaşlaşmak gibi bir ülkü de ulusu gerçek kurtuluşa götürmeliydi.
Türkler’in en temel sorunları, tarihin gelişme çizgisinde kendilerine biçtikleri rolün yanlışlığıydı. Dünya önce Rönesans’la, ardından Aydınlanma’yla ve giderek de Sanayi Devrimi ile birlikte görülen gelişme çizgisinde çağdaş değerler, yöntemler, uygulama ve yaşama biçimleri oluşturmuştu. Adına “Cumhuriyet” denilen bir yönetim biçimi, türlü tartışmalar sonunda yaratılabilmişti. Bu, bir yönetim biçiminden öte, insan onuruna en uygun siyasal düzen olarak görülüyordu. Üstelik, Fransız Devrimi sürecinde, sırf bu yönetim biçiminin getirilebilmesi için büyük savaşımlar verilmişti.
“Çağdaş” sözcüğü, siyasal terminolojide sözcüğün ilk anda verdiği bütün anlamlarla örtüşmüyordu. Çağdaş, yani “asri” olmak demek, Atatürk’ün deyimi ile “adam olmak” demekti. Bu sözcük, hiç kuşkusuz, mecazi bir anlam taşıyordu; ancak içinde, insanlığın ürettiği çağdaş değerleri barındırdığı da kuşkusuzdu.
“Çağdaş” kime denebilirdi?
Kim çağdaştı?
Bu sözcüğün içine belli bir zaman diliminde yaşayan her kişiyi ve topluluğu koymak ne ölçüde olanaklı olabilirdi ki? Sözcüğün ilk çırpıda verdiği anlamdan gidildiğinde; örneğin, Afrika’da kabile kültürü içinde yaşayan ve sığ akarsularda ve bataklıklarda elindeki sivri uçlu sopasıyla balık avlayarak yaşamını sürdürmeye çalışan, bedeni çıplak yoksul Avustralyalı’yı da çağdaş saymak gerekirdi. Bunun yanı sıra; kültürel devrimini kendi özünde yapmış olan son derece entelektüel bir aydın da bu kavramın içine girerdi. Bu, birbiri içine girmiş bir tezat ve karşıtlığı, doğası gereği, oluşturuyordu. Yoksullukla ve cehaletle savaşan ve hoşgörü kültürünü yaşam felsefesi yapmış kişilik ve grup eylemleri de bu kavramın içine girerdi; yine işgaller, ölümler, kırımlar ve ölçüsüz şiddet uygulayan anlayış ve yaklaşımlar da bu çağ içinde yer alırdı. O halde, hangi tutum, tavır ve duruş çağdaş olabilirdi ki?
“Çağdaş olmak”, “bir çağ içinde var olmak” anlamına gelecekse, o zaman kavramın toplumbilim, felsefe ve sosyal antrolopoji olarak hiçbir anlamı ve duyarlılığı kalmazdı. Zaten, sözü edilen bilimsel düşünce ve algılamalarda, “Çağdaş” kavramı bu anlamlarda da kullanılamaz. Yine çağdaş kavramı, ekonomik zenginlik ya da teknolojik atılımla da örtüşen bir kavram değildir. Kuşkusuz sürdürülebilir bir zenginliği, ağırlıklı çağdaş yaklaşımlar sağlar; ancak toprak, topluma öylesine cömert olanaklar sunabilir ki, emeksiz ve külfetsiz elde edilen varsıllık, insanoğlunun var oluş doğasıyla örtüşen bir şey değildir. Örneğin, atom bombasını yaratan kuşkusuz akıl ve bilimdi. Bir uçağa yüklenen ve bir elin bir düğmeye basmasıyla, milyonların başına yağıveren bu bombalar, aklın ve bilimin eseriydi; kalkınmış bir ekonomi ve oldukça birikimli bir kültür onu yaratmıştı. Buna karşın, o bombayı milyonların kafasına yağdırmak için düğmeye uzanan elin, onca aydınlanma kültürüne karşın hala var olabilmesi şaşırtıcıdır. Bir anda milyonları yok edebilen bu teknolojik canavarı, çocukların, gençlerin, yaşlı ve bezgin bedenlerin üzerine savuracak anlayışın ve zihin yapısının, geçmişin tiranlarından hiç de ileri bir düzeyde olmadığını, hatta aydınlanma sürecinin yaşanmasına karşın, bu anlayışın o geçmiş yüzyılların tiranlarının beyin, algı ve vicdanlarının da gerisine düşmek olduğu söylenebilir. Tiranları, beş bin yıl önceki kültür yaratmıştı; o bombaları savuran eli ise 21. yüzyıl kültürü yaratmıştır. Dolayısıyla, ileri bir teknoloji ve kalkınmışlık da çağdaşlaşma kavramını açıklamak için yeterli değildir.
Çağdaş olmak, yaşanılan çağı en ileri kültür boyutuyla yaşamak ve çağın değerlerini bir yaşam ve davranış kalıbı haline getirmek olarak görülür ve yorumlanır. Bunun için öncelikli olarak bireyin kültür düzeyinin ve toplumsal varlığının geliştirilmesi gerekir. Birey, birey olduğunun ayırtına varmalıdır. Yaşamın anlamlı olduğunu düşünüp, o çağda var olan en ileri gelişmişlik düzey ve süreçlerini, yaşamın içine çekecek ve onları yaşayacaktır. Bu da yetmez; bilinç düzeyi gelişmiş birey ve ortak kültürü gelişmiş olan toplum, aydınlanmanın getirdiği kurum ve kavramları yaşamına uyarlamalıdır. Böylelikle; insancıl, demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplumsal düzen ve özgürleşmiş birey yaratılabilecektir. Vazgeçilmez demokratik ve doğal haklar, bütünüyle bireylere ve toplum kesimlerine verilmelidir. Ülke, kendi öz kaynaklarıyla özgür ve bağımsız yaşama kültürünü ve istencini ortaya koyabilmelidir. Kaynaklarını bilinçli ve bilimsel yöntemlerle kullanabilmeli, gelişmesini sürekli ve düzenli bir çizgiye oturtabilmelidir. Özgürleşen birey, o toplumsal yapı içinde, özgürlüğünün ayırtında olarak, beyin ve beden gelişimini sağlayacak olanaklar bulabilmelidir. İnsan odaklı bir kültür ve yaşam anlayışı, genel düşünceye egemen olmalıdır. Toplum, kendi özgürlük, bağımsızlık ve her yönden gelişmişlik düzeyi gibi, başka toplumların ve ülkelerin de bu yönlerden gelişmesini arzulamalı ve hatta onlara destek vermelidir.
Bütün bunların yanında, “Çağdaş Olmak”, aynı zamanda o çağın bütün ileri benimseyişlerine sahip çıkmakla da açıklanabilir mi? Örneğin, Mustafa Kemal, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” derken, belki de yeni bir çağı açmıyor muydu, ardında, böyle bir ilkeyi uslarına dahi getiremeyen, ancak çağı temsil ettiğini savlayan “Büyük Adamlar”ın çağını kapatarak? “20. yüzyılın Çağdaşı Olmak” tanımına, daha yeni bir kavrayış getirmiyor muydu? Öyle ise “Çağdaşlık”, yalnızca o çağa sahip çıkmak değil, ona yeni kavrayışlar da kazandırabilecek kadar, bütün aydınlık birikimlerini içselleştirebilmektir de aynı zamanda…
“Sömürmek ve sömürülmek duyusu yok edilmedikçe, bir dünya barışını sağlamak güçtür” diye düşünülür; üstelik, bu egolar olduğu sürece, gerçek anlamda çağdaşlaşmak olgusunu dünyaya uyarlamak da pek kolay değildir. Bu nedenle, Atatürk, bütün dünya uluslarının özgürleşmesinden ve bağımsızlaşmasından yanadır. O, doğan güneşi gördüğü gibi, bütün ezilen ulusların da bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşacağını, yeryüzünden sömürgecilik ve elkoyuculuğun kalkacağını, bunun yerine genel bir dayanışma duygusu içinde, uluslar arasında tam bir işbirliğinin kurulacağını belirtmişti. Bu yaklaşımın, aydınlanmanın getirdiği değerler dizgesi içinde, ne denli önemli olduğunu zaten günümüz insanının, dünya barışının yerlerde sürüklendiği dönemlerde anlamaması pek olanaklı değildir.
Öyleyse, şu rahatlıkla söylenebilir: Çağdaş uygarlıkla söylenmek istenen şey, toplumu ve toplumu oluşturan bireyleri gerçekçi (rasyonalist), olgucu (pozitivist), faydacı (pragmatik) ve gözlemci-deneyci (ampirik) düşünme ve yaşama süreçlerine sokabilmekti. Yani, olayları denetleme gücünü kendinde gören, ulusuna ve bütün insanlığa hizmet etme ülküsünü benimsemiş, kendi toplumunu ekonomide, kültürde, siyasette ve toplumsal örgütlenme biçimi olarak en gelişkin demokratik düzeylere taşıyabilmiş bir anlayış ve uygulama düzeni...
Atatürkçülük / Kemalizm bu yönleriyle, hem bilimsel hem de insancıl (hümanist) bir temele dayanıyordu.
Atatürkçülük, belirtilen bu düzeylere ulaşmak için batılılaşmayı öngörüyordu. Çağdaşlaşmak için “batılılaşmak”, bir önkoşul olarak belirlenmiş, bu nedenle “asri, binaenaleyh garbi (çağdaşlaşmak, dolayısıyla batılılaşmak) süreci benimsenmişti. Bu aynı zamanda geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırma amacına yönelmiş Türk Devrimi’nin düşünsel anlamda besleneceği coğrafyaya yönelişi de gösteriyordu.
Aynı zamanda “Gerçekçiliği” ve “Cesaret”i de kapsıyordu elbette. “Devrimci” olabilmek, oldukça kolay sanılabilir ya da gerçekten de öyle sanılmaktadır; “insanlar çıkarlar, uyum sağlayamadıkları var olan düzeni değiştirmeye, yıkmaya kalkışırlar…”: “Tutucu” olarak tanımlanabilecek kesimlerce, en basit biçimde, böyle adlandırılabilir belki de… Bu yüzden Mustafa Kemal ve onunla birlikte Devrim’e baş koyanlar, kimi zaman “Hayalperest” olarak adlandırıldılar. Oysa onların “Devrimcilik”leri, gerçekçiliklerinden ve cesur olmalarından kaynaklanıyordu. Mustafa Kemal’in “Ya İstiklal, Ya Ölüm” ifadesinin gerçekliğini, hep: “Bu Yolda Ölebilmek” gerçeğini kabul edebilmek ve “Ölebilmekten Korkmamak” cesaretinden ibaret algılarız ne yazık ki. Oysa tek göze aldıkları şey, kendi yaşamlarından vazgeçebilme iradesi değildi; daha da ağırı vardı; yaşamlarını sorgulayabilme erdemi… İçerisinden geldikleri, içinde yetiştikleri, tüm kültürünü, edinimlerini, yaşam algısını içselleştirdikleri ve öyle, onlar gibi yaşamaya alıştıkları toplumun, o toplumu diğer “Çağdaş” toplumlardan daha geride bırakan birikimlerini, edinimlerini, anlayışlarını, kültürünü yargılayabilme Gerçekçiliği ve bu kavrayışları, kendi kişisel benliklerindeki duyumsamalarında bile, geçmişte bırakabilme Cesareti vardı birde. Onları sorgulayabilmek; ardından yanlışlayabilmek; ve devamında, yerine konabilecekler konusunda doğru tespitleri yapabilmek ve bunları özümseyebilmek… Bir kişi için bile, oldukça büyük ve belki de her insanda bulunamayacak oranda güçlü bir irade gerektirir; öyle ki Atatürk, Nutuk’ta, yola birlikte çıktıkları birçok kimsenin idraklerinin, bir süre sonra artık, devrimi ve süreçlerini kavrayamadıklarını dile getirecektir. “Batılı Filozoflar”da bu süreçlerden geçmişlerdi; önce içinde bulundukları toplumun değerlerini sorguladılar; sonra bu sorgulama, kendi içlerinde alışageldikleri değerler ile bir süre çelişmelerine, kimi zaman onlara sıkı sıkıya sarılmalarına, kimi zaman da onlardan koparcasına uzaklaşmalarına; fakat yine de onlardan vazgeçebilme iradesini gösterebilmelerine neden olmuştu. Dile kolay; sizi “Siz” yaptığını düşündüğünüz ve böyle düşünerek yetiştiğiniz tüm değerlerinizi, yargılıyor ve yanlışlıyorsunuz… Atatürk de yaşamı boyunca bu karmaşaları yaşadı aslında, tüm değerleri ile savaştı; hepsinden de başarı ile çıktı, Aydınlandı…
İşte tam olarak bu nedenle Atatürkçü Düşünce Sistemi, bir Çağdaşlaşma / Batılılaşma öğretisiydi.
Bu öğreti, Türk toplumunu çağdaşlaştırma sürecine koşut olarak, batılılaştırmayı da amaçlıyordu.
Batılılaşmadan amaç, batının Aydınlanma felsefesini ve düşünce biçimini almaktı. Yoksa batının bir de hoyratça gelişen kapitalist sistemin sunduğu bir sömürgecilik anlayışı vardı ki; o dünyaya ırkçılık gibi bir zehir bile sunmuş; sözüm ona ırkların kimilerine, başka ırklardan üstün olduğu yalanını pompalamıştı. Sonunda kendini başkalarından üstün gören ırklar, ötekilere karşı acımasız bir şiddet eylemine sürükleniyorlardı. Bu yalanı yutan da, bu yalanı yutanın hedefi haline gelen de iflah olmamıştı. Örneğin, Almanya bu oyuna düşen ülkelerin başında geliyordu. Sonunda, kendinin başkalarından üstün olduğunu düşünen ve kanının son damlasına, iliklerine, kemiklerine kadar kendisini Alman hisseden bir toplum yaratılmıştı. Bu katı duruş ve anlayışlar, dünya barışını bozuyor, toplumları toplumlara kırdırıyordu. Kıranın ve kırılanın yer aldığı o sömürgeci dünyada, bu yalanı uyduranlar, başkalarının felaketleri üzerinde varlıklarını gittikçe büyütüyor; ellerini ovuşturarak, bir anlamda felaket komisyonculuğu yapıyorlardı. Batının sömürgeciliğinin üstelik bir tarihsel derinliği de vardı. Afrika başta olmak üzere, dünyanın değişik yerlerinden zincirlenerek, kırbaçlar altında bir hayvan sürüsüne bile verilen değerden aşağı sayılan köleler, köle pazarlarında ağırlıklarına ve cevvalliklerine göre satılıyorlardı. Artık, o kullanılıp atılan sıradan bir eşya gibi, bütün varlığıyla yeni efendisinin bir malıydı. Yalnız bedenler yurtlarından koparılmıyordu; o bedenlerden kara derililerin ruhları da siliniyordu. Çünkü kara adamın ruhunun olabileceğini beyaz adam aklına bile getirmiyordu. O bedenlere karşı yağmacı bir hoyratlık ve insan dışılık vardı. Bu hoyratlık, yüzyıllarca sürdükten sonra, modernleşen her şey gibi, kendisini çağa uydurmayı başardı. 1850’lerde köle ticareti ardı ardına yasaklandı. Sözde, insanlık çağ atlamıştı. Ancak bu yeni dönemde Batı cilalı sözlerle süslediği ırkçılık hokkabazlığını bir değer gibi satıyor; insanlık onurunu ayaklar altına alan kara bir leke olarak yeni alıcılarına sunuyordu. Geçmiş yüzyıllarda başka ırkları alabildiğine aşağılamış ve onları insan bile saymamıştı. Şimdi gene kendinden olmayanları insan gibi görmüyor ve aşağılıyordu; ancak bu kez kendisinin dünyanın en mükemmel ırkı olduğunu savunacak kadar isterik ve şizofren bir ruh haline bürünmüştü. Irkçılık duygularıyla yöneldiği pek çok coğrafyada ırkları yok edip soyunu kurutuyor, kendi yaptığının üzerine akıl almaz bir pişkinlikle oturuyor; buna karşın hedef bölgelerde kışkırttığı grupların birbirini kırması üzerine, işine gelmeyen grubu, akıl almaz ölçülerde suçlayabiliyordu. Kıran yine o, kırılan başkasıydı; ama pişkin bir eda ile kışkırtıp kırdırdıklarını insanlık suçu yaptılar diye suçlayabiliyordu.
Deccartes’i, Spinoza’yı, John Locke’yi, Thomas’ı, Newton’u, Galile’yi, Harwey’i, Einstein’i; demokrasiyi, hümanizmi, aydınlanmayı ve daha nice şeyleri de yaratan batıydı. Batı kendi içinde iyiyi de kötüyü de barındırıyordu. Kuşkusuz alınacak şey, iyi olanlardı; kötü olanlarsa, onlar zaten insanlığın düşmanıydı…
Batı uygarlığı, onca aydınlanma çabalarına karşın, böylesine bir iki yüzlülük kültürünü de bağrında taşıyordu. Batının bu özelliği yanında, daha nice sakatlıkları vardı.
Dolayısıyla batı, tek düze bir batı değildi.
Atatürkçülüğün de doğrudan kendisi bu sömürüye karşı verilen bir savaşım sonrasında ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla, batılılaşmaktan anlaşılan, asla onun bu hoyrat yönü değildi; batı, kendi içinde çeşitli ve parçalıydı. Bir de şu gerçek vardı: Batıdaki Aydınlanma, insana demokratik sistemleri sunmuş, ulus gerçeğini yaratmış, bireye kişilik vermişti. Gerçek bilimsel yaşam, aydınlanmanın eseriydi. Akıl ve bilim öğretilerine göre hareket eden batılı toplumlar, büyük bir güce ulaşmış, bir gönenç ortamı yaratılmıştı. Bu, bireye çağdaş yaşama olanakları sunuyordu. Bu yönleri alınmadığı sürece, onun sömürgeciliğine karşı koyacak onurlu bir kimlik ve kişiliği beslemek de olanaksızdı. Bütün gelişmelerin temeli düşünceydi. Düşünce, bir dizgeye dayandığında gelişmeye dönüşebilirdi. Sistemli düşünceyi de aydınlanma yaratmıştı. O halde, eğer yazgısını değiştirecekse, bu tarihsel çizgiyi Türkiye gecikmeli olarak da olsa yaşamalıydı. Batılılaşmak, bu anlamda, salt taklitçilik de olamazdı; ancak batının değerleri yaratılmaya başlandığında çağdaşlaşma gerçekleştirilebilirdi. Böylelikle de demokratik, laik, cumhuriyetçi, halkçı, akılcı, bilimsel, faydacı (pragmatik), deneye dayalı (ampirik) ve giderek olgucu (pozitif) ve geçekçi (rasyonalist) bir yaşam biçimi sağlanabilirdi. Katı duruşları, değiştirilemez dogmaları kendi özünde barındırmıyor; onları kamusal yaşamın dışına iterek, devre dışı bırakıyordu. Çağdaşlaşmadan yanaydı. Çağdaşlıktan anladığı da, her anlamda çağın en ileri düzeyinde olan şeyleri ülkeye ve insana taşımak; yeni bir ruh ve kimlikle bu değerleri geliştirmekti.
Ulusal Savaş, batının içindeki bu canavarca duyguya ve onun hoyrat işgaline karşı verilmişti; bu ise Türk Devrimi’nin yalnızca bir yönüydü. Bir nokta gelmiş, bu süreç tamamlanmış; Lozan’la birlikte yeni bir ulus devlet kurulmuştu. Bu devletin türlü sorunları vardı. Savaşın getirdiği yıkıntılar, sakat, evsiz-ocaksız kalmış insanlar, yaygın yoksulluk, salgın hastalıklar ve daha nice sorunlar… Yine de bir yerden başlamak gerekiyordu. Olanaklar belki sınırlıydı ama heyecanlar ve umutlar vardı. Umut, yıkılışlardan sonra en değerli hazinedir. Umut, heyecanla birleştiğinde ortaya çıkan güçse, çok şeydir. Kurtuluş Savaşı sonrasında Türk Ulusu, bu gücü ele geçirmişti. Önderin pek çok şeyi başaracağına inanıyordu. Sağduyusu onun doğruyu yaptığını, doğruyu söylediğini kulaklara fısıldıyordu. Önder ise, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktan söz ediyor; yapılanları asla yeterli görmediğini dillendiriyor; yeni bir heyecanla daha büyük işler yapacağız diyordu. Osmanlı toplumu batıdaki gelişmelere ayak uyduramamış, bilimde gelişmemiş; toplumsal gelişmede ve kültürde çok gerilerde kalmıştı. Şimdi yapılması gereken şey belliydi; ancak çok zordu. Üstelik, herkes bu gerçeği görüyor değildi. Görebilenlerin algılamaları ise belli bir yere kadar geliyor, bir yerden ötesini algılama konusunda güçlük çekiyorlardı. Şimdi yeni bir süreç başlıyordu. Eğitimden sağlığa, ekonomiden kültür alanlarına, gündelik yaşamdan siyasal yaşama her alanda önemli sıçramalar yaşanması gerekliydi. Öncelikli olarak, çağdaş batı düşüncesi topluma aktarılmalıydı. Doğulu bir toplum yapısından kurtulmak gerekiyordu. Bunun için gündelik yaşamın her alanında yenilikler kaçınılmazdı. Örneğin, ağırlık ölçüleri kıyye ve okkaydı; gram ve kilogram pek bilinmiyordu. Ölçü birimleri arşındı, karıştı; santimetre, metre, kilometre bilinmiyor, kullanılmıyordu. Yazı Arapça harflere yenilerinin eklenmesiyle oluşturulmuş Osmanlıcaydı. Bu yazı Türkçenin yapısına uygun değildi; Türkçe büyük ve küçük ünlü uyumu olan bir dil yapısına sahip olmakla birlikte, hemen hemen bu yazıda sesli yok gibiydi. Yeni bir Türkçe ABC (Alfabe)’nin oluşturulması kaçınılmazdı. Yaygın bir cehalet vardı; okuma yazma oranları %10’lara ulaşmamıştı; bunun yaygınlaştırılması gerekliydi. Salgın hastalıklar diz boyuydu; Kızamık, kızıl, çiçek, dizanteri, sıtma, verem, trahom en yaygın hastalıklardandı. Üretilen de para etmiyordu; yaygın tarımsal üretim hala ortaçağ kurallarına göre, ilkel araçlarla yapılıyor, Türkler sağlıklı beslenmeyi sağlayamıyorlardı. Yol sorunu vardı; demiryolları hala yabancıların elindeydi, karayolları yoktu: Ulaşım ve taşımacılık olmadığında bir ticari yaşam oluşturulamıyordu. Bebek ölümleri yüksekti; halk genel olarak hala üfürükçüye, büyücüye inanıyor; cehalet kol gezerken inanç sömürüsü hoyratça yapılıyordu. Kadın kafes hayatının arkasına itilmişti; kız çocuklarının okutulması günah olarak algılanıyor, toplum eğitime yeterince önem vermiyordu. Bu yapıda gelişme ve kalkınma yolunda yol alınması zaten olanaklı değildi. Şimdi bir başlangıç yapılması, bir yerlerden başlanması gerekiyordu.
Doğulu bir toplum yapısından kurtulup, batı modeline uygun bir yapıya gitmek kaçınılmazdı. Bunun da duyarlılıkla ele alınması gerekliydi; çünkü bu yöneliş, büyük bir kesim tarafından derhal “din dışılık”, “Tanrı tanımazlık”, “tapınırlara karşı bir saygısızlık” olarak yorumlanabilirdi. Örneğin; sarık, şalvar, peçe gibi giyim kuşam gereçleri bir din gereği gibi algılanıyordu. Buna karşı yönelmek, Tanrı’nın düzenine karşı çıkmak gibi görülüyor, yorumlanıyordu. Yıkılan düzenin özünü oluşturan değerler, gerici somurtkanlığı içinde toplumun özünde, derinlerden gelen bir homurtu ile yine yüzünü gösteriyordu. Homurdanma; derinlerden geliyordu ve ürkütücüydü. Ona uzanan el güçlü olmazsa, o canavar kirli dişleri arasında derhal onu yutmak için kuytuluklarda bekliyordu. Aydınlık yüzünü göstermişti; ancak zifiri karanlık koyu, ağır bir taş perde gibi toplumun üstünü kaplamıştı. Promethe’nin yaptığı gibi ışığı göstermek yetmiyordu; ışığı avuç avuç zihinlere, belleklere, ruhlara ve bedenlere katmak, yeniden o mayayı yoğurmak gerekiyordu. Bunu ancak devrimci bir güç ve duruş gerçekleştirebilirdi.
Batılı bir toplum yapısı oluşturabilmek için, yeni kurumlara, ilkelere ve kavramlara gereksinim vardı. Bunları edinmek yetmezdi; içselleştirmek de gerekliydi. Sabırla bütün bunlar bir bir oluşturulmalıydı. Bu örgütlenme modelinin seçilmesinde, bu modelin batıya ait olması gibi basit bir gerekçeyle elbette hareket edilmiş değildi; çağdaş bilim, insan kişiliğine ve onuruna en uygun model olarak bunu yarattığı için, buna yönelmek aklın ve gerçekçiliğin gereğiydi. Din birey ile Tanrı arasındaki saygın yer olan vicdanlara çekilecek, kamusal alanın dışına çıkacaktı. Gerçek bir laikleşme ve sekülerleşme sağlanacaktı.
Bu yönde güçlü adımlar atıldı: Önce 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmış, sultan Halife Vahidettin ülke dışına çıkmıştı. Ardından Lozan Barış Antlaşması kabul edildi. 3 Mart 1924’te Eğitim ve Öğretim birleştirildi. Halifelik kaldırıldı. Yeni ağırlık ve uzunluk ölçüleri benimsendi. Kıyye ve okka yerine, kilogram, gram; karış ve arşın yerine, santimetre ve metre geldi. Ardından kılık kıyafette devrim yapıldı. Sarık, fes, şalvar, peçe, potur kaldırıldı; yerine çağdaş batılı giyim türleri benimsendi. 1926 da kadını aile içinde eşitleyecek Medeni yasa benimsendi. Ve 1928’de yeni Türk ABC’si getirildi. Ardından kadınlara seçme ve seçilme hakları, millet mektepleri, halk evleri ve daha nice şeyler… Laikleşme sürecine hız verildi. Tekke ve Zaviyeler, tarikatlar yasaklandı. Ulus kimliği pekiştirildi. Bu amaçla dil ve tarih çalışmalarına ağırlık verildi. Bunların her biri, diğer devrim hareketlerinde görülmeyecek ölçüde kapsamlı ve derin, köklü değişimlerdi.
Atatürk baştan beri yapmak istediklerini belirlemişti. Bunlar çoktan düşünülmüş, boyutları saptanmış düşüncelerin ortaya konulmasından başka bir şey değildi. Dolayısıyla Türk Devrimi yalnız egemenliğin el değiştirmesiyle sınırlı kalmıyor, çok daha köklere inerek, yüzyıllar gerisinden Aydınlanmayı kucaklıyordu. Böylelikle aydınlanma, Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya, Asya’ya, Avrasya’ya hatta Afrika’ya yayılma fırsatını da -elbette olduğu kadarı ile ve çok daha gerilerden- yakalamış oluyordu. Mustafa Kemal Atatürk de bunun ayırtındaydı. Verilen savaşımın yalnız Türk Ulusu adına verilmediğini, bütün ezilen uluslar adına verildiğini belirtmişti. Ayrıca O, Türk Devrimi’nin kendine özgü bir yorumunu da yapıyordu. O, Türk Devrimi’nin ilk anda akla gelen ihtilal anlamından başka daha derin bir değişimi ifade ettiğini düşünüyordu. Yeni bir devlet kurulmuştu. Bu devlet biçimi, yüzyıllardır gelen biçimleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçimdi. Artık ulusu birleştirecek bağ dinsel ve mezhepsel bağ değildi. Ulusçuluk bağı bütün toplum unsurlarını bir araya getirmişti. Kuşkusuz böyle bir tanımlamada köklü bir değişmenin izleri vardı. Bu, her şeyden önce bu niteliğiyle temelli bir değişme, kökten bir hareket olmuştu. Böylelikle değişmenin, kökten hareketin yönü “çağdaşlaşmak” olarak dile getiriliyordu. Yapılan bir devrim vardı. Bunun kuşkusuz bir de amacı vardı ve bu çağdaşlaşmaktı. Bununla Türkiye Cumhuriyeti halkı, bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve kapsamıyla uygar bir kurul haline getirmekti. Devrimlerin gerçek ilkesi buydu.
Uygarlaşmak, Atatürkçü düşünce dizgesinde çağdaşlaşmakla, dolayısıyla da batılılaşmakla olabilecek şeydi. Bu sözlerden uygarlık kavramının önemi, bu kavramdan ne anlaşılması gerektiği ortaya çıkıyor. Kavram o zamana değin Türk kamuoyunda az da olsa tartışılmış, örneğin ünlü Türk düşünürü Ziya Gökalp, uygarlığın evrensel, kültürün de ulusal olduğunu ileri sürmüştü. Mustafa Kemal Atatürk ise bu iki kavramın birbirinden ayrılmasının gereksiz olduğunu vurguluyordu. O, sürekli olarak uygar dünyanın çok ileride olduğunu belirtmiş, o seviyeye ulaşmak için uygarlık çemberine girmek gerektiğini, bunun zorunluluk olduğunu vurgulamıştı. O Türkiye’nin en büyük davasının en uygar ve refah seviyesi yüksek bir ulus olarak varlığını yükseltmek olduğunu belirttikten sonra, bunun sadece kurumlarında değil, düşüncelerinde de köklü bir devrim yapmış olan Türk Ulusu’nun dinamik düşünce ve ülküsü olduğunu söylemişti.
Bir ulusun oluşumunu sağlayan kökler, tarihin derinliklerinde saklıdır. Uygarlık, tarihsel süreçte oluşur. Belli bir dönemde, belli bir kültür çevresinde şekillenen kültür, tarihsel süreç içinde kuşaktan kuşağa aktarılarak, bir uygarlık yaratılır. Bu süreç ne kadar derinse, o kültürün uygarlığının da o denli büyük olduğu düşünülebilir. Öyle ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün, “En aşağı yedi bin yıllık tarih” ten söz etmesi ve cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, bir tarih ve kültür hamlesini başlatması, bu konuya verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Dil, tarih, antropoloji ve coğrafya ağırlıklı bu hamlelerle, Türklerin tarihinin karanlık devirleri aydınlatılmaya, kültürü oluşturan köklerinin tarihsel derinlikleri ortaya konulmaya ve tarihsel derinlikte ilişkide bulunduğu toplumlarla kültürel ilişkileri irdelenmeye çalışılmıştır.
Bu noktada Mustafa Kemal’in uygarlıktan ne anladığı çok önemlidir. O çeşitli zamanlarda bu kavram üzerinde durmuş, doğrudan kendisinin yazdığı yazıları kapsayan iki önemli kitapta belirtildiği ve yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı konuşmalarda görüldüğü gibi açıkça batı uygarlığının üstünlüğünden söz etmiştir. Gerçi batı kavramını ve bu kavramın doğudan üstünlüğünü ondan önce ele alıp incelemiş olan aydınlar da vardı. Ancak batılılaşmanın niteliğini, derecesini ve gerekliliğini sistemli bir şekilde ortaya koymakla kalmayıp, bunu bir toplumsal, siyasal ve kültürel strateji ve uygulama programı biçiminde toplumunun önüne koyan; hatta bu programı sabırla uygulayan büyük devrimci kişilik, Atatürk’tür. Bu programın hedefi çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak, stratejisi ise, batının değerler sistemine girerek, Türk toplumunu çağdaş, dolayısı ile batılı bir toplum yapmaktır. Bu konuda Mustafa Kemal’in söylediği sözler açık ve kesindir. Örneğin 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında şunu diyordu: “Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de çağdaş, dolayısıyla batılı bir hükümet meydana getirmektir. Medeniyete (uygarlığa) girmeyi arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir? Bu istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin, ayağında bağlı zincirlerle güçleştirildiğini gören insan ne yapar? Zincirleri kırar ve yürür”.

Kemal Arı

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


Kemal Arı Diğer Yazıları

27 Aralık 2014 - MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ANKARA’YA GELİŞİ
30 Ocak 2014 - GENÇLİK, AH CANIM "TÜRK GENÇLİĞİ"…
06 Ocak 2014 - TÜRKİYE’DE DEVLET KRİZİ Mİ VAR?
23 Kasım 2013 - İZLEDİNİZ Mİ? (-Türk Tarih Kurumu, Vahdettin Filmi Yapmış!”
19 Eylül 2013 - KARANLIKLA AYDINLIĞIN DANSI… (-Ülkemiz Daha Aydınlık Olmalıydı)
14 Mayıs 2013 - YARIN 15 MAYIS: BİNLERCE SAHNEDEN, YALNIZCA BİR TANESİ: (-Levazımcı Sabri Bey’in Oğlu ve Patris Vapuru)
13 Mayıs 2013 - 15 MAYIS 1919: -İzmir’in İşgali ve “Karagün” Prof. Dr. Kemal Arı
09 Mayıs 2013 - BİR RESME ODAKLANDIM; ODAKTA İSMET PAŞA YÜZÜM KIZARDI, UTANDIM…
06 Mayıs 2013 - STATÜTÜZ OLMAZMIŞ: (VAY BEE… NE ÇÖZÜMMÜŞ)
04 Mayıs 2013 - TARİH YAKANIZI BIRAKMAZ Kİ?
Anasayfa | İletişim | G.Başkanlarımız | Demokrasi Şehitleri | Tüzük | Atatürk | İlkeleri | Hakkında Söylenen | Kurduğu Kurumlar | Kurtuluş Savaşları | Kadın Kahramlar | Uğur Mumcu 24 Ocak 1993
CH