Ana Sayfa > Site Yazarları

Ahmet Gürel - ahmetgurel50@gmail.com
ATATÜRK VE DİN
05 Haziran 2014 - 2219 okunma

 
     Atatürk-din ilişkisi ülkemizde sürekli tartışıla gelmiş konulardan biridir.Bu konuda yetkin olmayan kişilerin yaptığı yorumlar toplumda derin yaralar açmaktadır.Kendimi de bu konuda yeterli bulmadığım için, eskiDiyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın“Atatürk’ün Din Anlayışı”adlı makalesinden alıntı yapmayı doğru buldum:
“Belirtmek gerekir ki, Atatürk din bahsinde en fazla gadre ve haksızlığa uğramış bir şahsiyettir.Bazı çevreler, din ile Atatürk arasında ters bağlantı kurarak Atatürk’ü dine karşı bir silah gibi gösterme gayreti içine girerken, kendilerini İslam’ın müdafii ve sözcüsü yerine koyan diğer bazı çevreler de haksız bir şekilde onu din düşmanlığıyla itham etmişlerdir.”
Atatürk,hakkında binlerce kitap, makale, yorum yazılmış büyük bir devlet adamıdır.Atatürk’ün din anlayışını onun hakkında yapılan yorumlardan ziyade, bizzat kendisinin bu konudaki söylev ve demeçlerine bakarak değerlendirmek gerekir diyeneskiDiyanet İşleri Başkanı Yılmaz, değerlendirmelerine şöyle devam etmiştir:
“Atatürk’ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde, onun din aleyhine ve dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir sözüne rastlamak mümkün değildir. Aksine dinimizden, Hz. Peygamber’den övgü ve saygı ile bahseden, Müslümanlığından dolayı duyduğu onuru dile getiren pek çok sözleri vardır.”
29 Ekim 1923’te kendisiyle görüşen Fransız muhabiri Maurice Pernot’ya verdiği demeçte Atatürk, şöyle demiştir:
Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinimize bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilime karşı, gelişmeye karşı hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye’ye istiklalini veren bir Asya milletinin içinde daha karışık, yapay, batıl inançlardanibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince, aydınlanacaktır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa kendilerini yoketmeye mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”
Görülüyor ki Atatürk saf, temiz ve sade bir din anlayışı istemektedir. İslam dinine sonradan girmiş her türlü safsata, hurafe ve boş inançlara karşı akılcı bir din anlayışını benimsemiştir diyen eski Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz makalesine şöyle devam etmiştir:
“Bunun ilk adımını da Kur’an-ı Kerim’in milletin bütün fertleri tarafından okunup anlaşılabilmesini sağlamakla atmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl bile geçmeden 21 Şubat 1925 tarihinde Meclis’teki bütçe müzakereleri sırasında Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirinin, Hadis-i Şerif tercümelerinin devlet imkânlarıyla yaptırılması için talimat vermiştir.
Bunun üzerine mealin Mehmet Akif Ersoy, tefsirin Elmalılı Hamdi Yazır, hadis tercümelerinin de Kamil Miras tarafından yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, Mehmet Akif bilahare bu görevi bırakarak aldığı avansı iade etmiş, hem meal hem de tefsir yazma işi Hamdi Yazır tarafından yapılmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın hazırladığı 9 ciltlik tefsir 1935 yılında, Kamil Miras tarafından hazırlanan “Sahih-i Buhari Muktasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli 12 ciltlik hadis tercümesi de 1928 yılında yayımlanmıştır.”
Atatürk,Kuran’ın Türkçeye çevrilmesinin şu gerekçeyle yapıldığını anlatıyor:
“Türk, Kuran’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”Ayrıca bu gerekçeyle hutbelerin de Türkçeleşmesini sağlamıştır. Ona göre hutbe demek, söz söylemek demektir.
         Atatürk hakkında en ciddi eserleri ile bütün dün­yada ün salmış General Sherril Kur’anın Türkçeye tercüme edilmesine ve sonuçlarına daha o zaman kitabında en geniş yeri vermiştir. General Sherril, bu konudaki anısında şunları yazmıştır:
         “Paris’ten Semplon Ekspres ile İstanbul’a iki bu­çuk günde varılır. Bu zamanın büyük bir kısmını çok enteresan aynı zamanda da o kadar güç olan Türkçe dilini öğrenmeye adadım. Yataklı vagon kondüktörü­nün Türk olduğunu anlayınca, ara sıra gelip bana ba­zı kelimelerin nasıl söyleneceğini öğretmesini sağla­dım. Yolculuğumuzun son gününde geçen yıl Türk hü­kümetinin Kur’anı Türkçeye çevirmek için vermiş ol­duğu karar hakkında ne düşündüğünü sordum. Cevabı beni çok ilgilendirdi. Çünkü bu karşılık, hükümete bir küskünlüğü ve de hükümetten çıkarı olmayan ba­sit bir adam tarafından verilmişti.
         Müslüman olmakla beraber dininin buyruklarını yerine getirme hususunda sofu olmadığını hele son yıllarda bütün günleri demiryolu trenlerinde geçtiğinden camiye bile gidemediğini, dua filân okumak âde­tini de unuttuğunu söyledi. Kısaca bu adam Genel sa­vaştan sonraki modern insanlardan biri idi. Nitekim her dinde ve her memlekette böylelerinden birçoğu var­dır. Bana söylediklerini naklediyorum:
         ‘Evimizde daima bir Kur’an bulunurdu. Hem de ne süslü, ne güzel! Bununla daima göğsümüz kabarır ve kitabı orta masanın üstünde bulundururduk. An­cak Kur’anımız dinî bir kitaptan ziyade bir süs yerine geçiyordu. Çünkü hiçbirimiz Arapça okumasını bil­miyorduk. Kur’anın Türkçeye çevrileceğini ilk işitti­ğim zaman, biraz canım sıkılmıştı. Çünkü biz Müslü­manlar her nedense, kitabın içindeki Tanrı sözlerinin, Peygamberin ağzından Arapça çıktığından o dille kalmasını isterdik. Ancak bu iş için zihnimi bile yor­madım. Çünkü bir yataklı vagon kondüktörünün gündelik işlerinden başka şeyler düşünmesine de vak­ti yoktur. Tercüme işi bittikten bir müddet sonra me­rak ederek ucuz bir nüsha alıp okudum. Kitapta uy­gulaması çok kolay ve en iyi birtakım öğütler bula­rak şaştım kaldım; o zamandan beri de bunlardan bazılarını tekrar tekrar okudum durdum. Efendim, bunu siz de okumalısınız.’”[1]
         Bu konudaki başka bir anıyı da Hafız Sadettin (Kaynak)’den dinleyelim:
         Bir gün Dolmabahçe Sarayı’nın büyük muayede salonunda, saz takımını toplamış­tı. Kanunî Mustafa, Mısırlı İbrahim, Nubar, Hafız Ke­mal, Hafız Rıza, Hafız Fahri, hep orda idik. Atatürk, bir imtihan ve tecrübe yapmaya hazırlanmış görünü­yordu. Elinde, Cemil Said’in tercümesi, Türkçe Kur’an-ı Kerim vardı.
         Evvelâ Hafız Kemal’e verdi, okuttu, fakat beğen­medi:
         “Ver bana ben okuyacağım”dedi.
         Gerçekten okudu amma, hâlâ gözümün önündedir, askere kumanda eder, emirler verir gibi bir ahenk ve tavırla okudu. Bunun da farkına vardı.
         Kur’anı sıra ile dolaştırmaya başladı. Hafızlara birer birer okutuyordu. Solunda Hafız Kemal, sağında ben vardım. Hepsi okuduktan sonra, sıra bana geldi. Hiç unutmam, Kur’anı ötekilere verdiği gibi kapalı değil, açmış, ön­ceden işaret ettiği anlaşılan sayfanın alt kısmını gös­tererek:
         “Bu işaret ettiğim ayeti okuyacaksın”diye ver­mişti. Baktım, Nisa suresinin 27nci ayeti. Okumaya başladım:
         “Validelerinizi, kızlarınızı, hemşerilerinizi ve bi­rader veya hemşirelerinizin kızlarını, sütninelerinizi, sütkız kardeşinizi, kadınlarınızın validelerini, nikâ­hınız altında bulunmuş kadınların vasiliği size veril­miş kızlarını nikâhla almak size haramdır. Yalnız birlikte yatmadığınız kadınların kızlarını almakta hiçbir günah yoktur. Kendi oğullarınızın eşlerini ve iki kız kardeşi nikâh etmeyiniz. Lâkin bir oldubittiye gelmiş ise, Allah gafur ve rahimdir.”
         Atatürk, bu son cümleye:
         “Bu saçmalıktır... Böyle şey olmaz diye, hid­detle itiraz etti. Haklı idi. Ben de okurken bunda bir yanlışlık olduğunu hissetmiş, fakat kitaba göre harfi harfine okumak mecburiyetinde kalmıştım.”
         “Paşam, bu tercüme yanlıştır, Kur’an böyle de­ğildir” dedim.
         “İspat et, yanlış olduğunu”dedi. Cevap ver­dim:
         “Kur’andaki aslı: iki kız kardeşle evlenmek ha­ramdır.
         “Yaa” diye hayretle yüzüme bakışından da belli idi ki, Atatürk bu tercümenin sakat olduğunu bilmi­yordu. Bunun üzerine; bu yanlışlığın sebebinin, bu tercümenin Kur’anın aslından değil, Fransızcasından tercüme edilmiş olduğu anlaşıldı ve yarım saat bu tercüme yanlışlığını tartıştık. Fakat okuyuşumu be­ğenmişti.
         Ertesi akşam yalnız beni çağırdı. Yanında İsmet Paşa’dan başka kimse yoktu. Beni, yine ortalarına oturttular. Atatürk:
         “Dün akşam söylediğini, tekrar et”buyurdu. Yanlışlık meselesini anlattım. Arkamı sıvayarak; “Aferin... Gerçekten hafızmışsın” diye iltifatta bu­lundu. Meğer Kur’anın aslı ile diğer kitapları tetkik ederek, karşılaştırmış, yanlışlığı o da tespit etmiş.
         “Bu tercümeyi bırakalım. Mehmet Akif'in ter­cümesini alalım”diyordu amma, bütün aramalara rağmen, Akif’in Mısır’da bulunan tercümesi bir türlü ele geçirilemedi. Bir müddet sonra, Mısır’a gittiğim zaman, Akif’in de, herhangi bir yanlışlığa düşmek ihtimalini düşünerek, tercümesini yakmış olduğunu öğrendim.
         Türkçe Kur’anın, anlattığım bu tercümesinden sonra, Fatih Camii’nde, ilk defa Türkçe Kur’an oku­dum. Bundan sonra, Türkçe hutbeye sıra gelmişti.
         Atatürk:
         “Haydi bakalım... Türkçe hutbeyi de Süleymaniye Camii’nde oku! Amma, okuyacağını evvelâ düzenle, bir göreyim”dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. Fakat:
         “Paşam, bende hitabet yeteneği yok, bu başka iş, hafızlığa benzemez”dedim.
         “Zararı yok, bir tecrübe edelim”buyurdu. Bunun üzerine tekrar sordum:
         “Minbere çıkarken sarık saracak mıyım?”
         “Hayır, sarığı bırak... Benim gibi, baş açık ve fraklı.”
         Ne diyeyim, devrim yapılıyor, peki, dedim.
         O gün, hıncahınç olan Süleymaniye Camii’nde ce­maat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı.
         Bu tedbirin yerinde olduğu da çok geçmeden an­laşıldı.
         Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık ara­sından, daha sonra Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek:
         “Bu namaz olmadı”diye bağırdı.
         “Fakat çok şükür, itiraz eden yalnız bu Arap’tı. Onu da derhal karakola götürdüler.”[2]
Atatürk, Edirne’yi ziyaretinde Mimar Sinan’ın o muhte­şem camiine bir müddet hayran hayran baktıktan sonra cami konusundaki düşünce ve hislerini şu sözlerle belirtir:
         “Camiler, birbirimizin yüzüne bakmak için ya­pılmamıştır; Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşün­mek yani danışmak için yapılmışlardır.”[3]
“Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir iyilik, doğruluk ve bir aydınlanma kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerden yankılanacak olan sözlerin bilinmesi, anlaşılması, sanat ve ilim gerçeklerine uygun olması gerekmektedir. Değerli hatiplerin siyasi ve toplumsal olayları ve medeni durumları ve gelişmeleri her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış bilgiler verilmiş olur. Bundan dolayı, hutbeler tamamen Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır”sözleri, onun bu konudaki engin düşüncesini yansıtmaktadır.
Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmazmakalesini şöyle tamamlamıştır:
“Atatürk, aynı ismi taşıdığı Hz. Peygamber’e son derece bağlı ve saygılı bir insandı. Bu saygı ve bağlılığı ifade etmesi açısından şu olayı nakletmemiz yerinde olacaktır: Batılı bir oryantalistin, Hz. Peygamber hakkında yazdığı bir kitap kendisine sunulur. Kitapta Yüce Peygamberimizden ‘Cezbeye tutulmuş sönük bir derviş’”diye söz edilmektedir.
Bunu okuyunca Atatürk öfkelenerek şöyle der: “Bu gibi cahil adamlar O’nun yüksek şahsiyetini ve başardığı büyük işleri kavrayamazlar. O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O anılacaktır, yaşayacaktır.”[4]
Bu önemli din adamının yazdıklarına ne eklenebilir. Gerçek dini bilgisi olmadan ve de Atatürk ile ilgili hiçbir kitap okumadan bu hassas konuda ahkâm kesenleri kınıyorum. Atatürk ve onun mücadele arkadaşları olmasaydı, bu coğrafyada ezan sesi yerine çan sesleri duyulacağını düşünmemek aymazlıktır.
         Size devrimizin önemli bir olayında bugüne kadar yayınlanmamış, belki de unutulmuş bir parçasını açıklayacağım. Onu açıklamış olmak o devrimin bütün parçalarını adım adım takip etmiş bir vatandaş sıfatıyla benim hem vatani, hem de vicdani bir borcumdur diyen 1. Meclisin ateşli konuşmacısı Esat (İleri) Hoca, şunları anlatır:
        “…Henüz Büyük Taarruz olmamıştı. Bir gün Gazi, bütün komutanlar ve hocalar toplansın demişti. Çadırında toplandık ve hepimize ayrı ayrı övdükten sonra şu soruyu sordu:
         ‘Din için yol bir midir, yoksa başka başka mıdır?’ Sustuk, bakıştık. Gazi, hepimizden birer birer yanıt istedi. Yanıtımız:
         ‘Elbette birdir’ oldu. Gülümsedi:
         ‘Öyle olması lazımdır, fakat öyle değildir. Bakınız İstanbul Hükümeti beni idama mahkûm etti ve orada bulunan dinin en büyük ulemaları da bunu onayladı. Burada da dinimizin en büyük ulemaları İstanbul Hükümeti’nin verdiği ve Şeyhülislamın onayladığı fetvayı onaylamadı. O halde din için yol bir değildir demek oluyor.’ Hepimiz susmuştuk, Gazi bir daha bizleri süzdü, sonra:
         ‘Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmak lazımdır.’ Toplantı bitmişti, dağıldık. İşte Mustafa Kemal’in bu toplantıdan sonra verdiği din ile dünya işlerini birbirinden ayıran kararı Büyük Taarruz’dan sonra çok önce bu toplantıda vermişti. Karar gelişigüzel bir karar değildi. Kısaca durumu şöyle açıklıyordu:
         İstanbul Hükümeti’nin Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi Milli Mücadeleyi ‘Sultanın emri’ne karşı olarak nitelendirmiş, Milli Mücadele’nin dini reisi Rıfat (Börekçi) Hoca ise bu fetvanın ‘Halifenin esirliği ve düşmanın baskısı sonucu verilmiş olduğunu ve esir halifenin emirlerinin şer’ian geçerli olmadığı’ konusunda gene bir fetva ile İstanbul Hükümeti’nin kararını iptal etmişti.”[5]  
     Gazi Orman Çiftliğinde dinlenen Atatürk’e din anlayışını soran eski Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay’a O’nun verdiği yanıt, yukarıdaki anıyla paralellik taşımaktadır:
         “…Din, bir vicdan meselesidir. Herkes, vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece, din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve eyleme dayanan körü körüne yapılan hareketlerden sakınıyoruz. Yobazlara asla fırsat vermeyeceğiz.”[6]  
Din adına yapılan yanlışları belirten Atatürk’e ait iki anı ile yazıma devam ediyorum:
“Sakarya Meydan Savaşı Türk silahlarının utkusu ile sona ermiş, Gazi Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya dönüyordu. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına karşılama töreni düzenlemişlerdi. Ankara Garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, Gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına takılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlardı.
         Meclis binasının önüne gelindiğinde, Gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol almaktaydı. Ankaralılar bu töreni şöyle düzenlenmişti; ‘cemaat’ halinde Hacı Bayram Veli’nin türbesine gidilecek, onun ‘yüksek maneviyatının yardımı ile’  kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek ve sonradan Meclis’e dönülecekti. Gazi:
         ‘Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam’ deyip doğruca Meclis binasına girmiştir. Gazi bu olayı anlatırken şunları ilave etti:
         ‘Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözü ile bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların ‘maneviyatı’ olamayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.”[7]   
         Mahmut Esat Bozkurt’tan bu konuda başka bir anı şöyledir:
         “Bir gün Hacıbayram Camii’ne gittik. Gazi Mustafa Kemal Paşa da beraberdi. Ben o zaman Ekonomi Bakanı idim. Camiden tekbirle çıktık. Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri gireceğimiz zaman, Gazi’nin önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam dikildi. Gazi ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırdı:
         ‘Dua etmeden girilmez’ dedi.
         Gazi:
         ‘Bu yurt Mehmetçiğin süngüsüyle kurtarıldı ve bu Meclis onun çabasıyla kuruldu; yoksa senin duanla değil. Çekil oradan’ dedi ve imamı eliyle iterek Meclis’e girdi. Meclis Başkanına da:
         ‘Türk askerinin yerine neden bu imamı koydunuz?’ Diye darıldı.”[8]
         Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1932 yılında Kayseri’ye geldiği zaman bir binanın açılış töreninde bulunmuştu. Orada bulunanlardan biri, bir imamı ileri doğru iterek:
         “‘ İzin verirseniz, hoca efendi dua etsin’ dedi. Gazi:
          ‘İstemez, dedi. Tanrı benim dilimden de anlar. Ona ille anlamadığımız bir dilde, ne söylediğimizi bilmeden dua etmemiz şart mı?”[9]   
         Meclisten Hilafetin kaldırılması konuşulduğu günlerden önemli bir anıyı aktarıyorum:
        “O günkü gündem bu idi. Bütün milletvekilleri noksansız meclisteydiler, İzmir milletvekili Seyit Bey, Hilafet konusunda ilmi ve esaslı bir konuşma yapıyordu. Bu sırada bazı arkadaşlar arasında İstanbul’daki Hilafeti yok edersek kim Halife olacak? Diye dedikodu geçiyordu…
         Bu sırada, Isparta milletvekili rahmetli Hacı Hüsnü Efendi ayağa kalktı:
         ‘Gazi Paşamız Halife olsun… Teklif ediyorum’ der demez orada bulunan Gazi birdenbire kükredi:
         ‘Hoca! Hoca! Ne yapıyorsun, otur yerine.’
         Gözlerinden fışkıran kıvılcımlar kalbimin en derin noktasına kadar işlemişti. Hocanın rengi bozuldu ve yerine oturdu. Ben, Gazi’nin iki defa kükrediğini gözümle gördüm. Gözündeki şimşeğin çaktığını iki defa gördüm. Biri bu, diğeri de şöyle bir olaydı:
         Bir gün mecliste, halk partisi tüzüğü konuşulduğu zaman, Konya milletvekili Naim Hazım kürsüde ağır eleştirilerde bulunuyordu.  Eleştiriler hiç de hoşa gidecek şeyler değildi. Hoca bir aralık:
            ‘Bu asri kelimesi ne demektir?’ Deyince, Gazi, başkanlık makamında oturduğunu unutarak, yukardan konuşmacıya doğru eğilerek:
            ‘Adam olmak demektir, hocam adam olmak...’ demişti. Hoca da yığılır gibi yerine çöktü. Doğrusu bütün devrimlerin programının da özeti bu idi.”[10] 
         Atatürk’ün gerçek din adamına gösterdiği saygıyı Cevat Hakkı Tarım şöyle anlatır:
         “Gazi, 1933 Şubat ayında Kırşehir’de bir geziye katılmıştı. Sofrada Gazi, Müfit (Kurutluoğlu) Efendi’yi karşılayıcılar arasında göremediğini söyler. Gazi’nin ne amaçla böyle konuştuğunu birden kavrayamayan Vali:
         ‘Bir dava kovuşturması için yakın ilçelerden birine gittiğini biliyorum. Burada olsalardı, masanızda yer alırdı Paşam’ dedi. Valinin bilerek verdiği cevaptaki anlamı sezen Gazi:
         ‘Hoca burada olmasalardı, eşleri onun iznini almadan karşılamaya gelmezdi. Ben, Hoca’nın memleketine konuk olarak geldim. Eski arkadaşlığımızın hatırını sayarak gelmeleri gerekirdi. Hoca, eşlerini göndermek suretiyle Türklerin güzel bir geleneğini yeniden canlandırmış oldular, selamlarımı söylersiniz.’”[11] 
         Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa 1924 yılında Rize’ye yaptığı seyahatte medreselerin açılması için kendisine başvuran hocalara; hiddet ve şiddetle ve herkesin önünde:
         “Para istiyorsanız size millet yeteri kadar verecektir. Açsanız karnınızı doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır anladınız mı?”Diye bağırdı.[12] 
Atatürk’ün ölümünün 73. Yılında onu bir daha eserleriyle ve emanetleriyle anıyor, rahmet diliyorum.
 
Ahmet Gürel
İTK Uşakizade Köşkü Md.
 


[1]Banoğlu, a.g.e., s. 248-250.
[2]Banoğlu, a.g.e., s. 250-253.
[3]Niyazi Ahmet Banoğlu, Yayınlanmamış Belgelerle Atatürk’ün Siyasi ve Özel Hayatı, İlkeleri, 2. Baskı, İstanbul 1981, s. 248.
[4] Mehmet Nuri Yılmaz,17 Kasım 2006 günlü Hürriyet Gazetesindeki “Atatürk’ün Din Anlayışı” adlı makalesi
[5]Tahsin Öztin, Mustafa Kemal’den Atatürk’e, İstanbul 1981, s. 41–42.
[6]Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Cilt I, İstanbul 1967, s. 21–22.
[7]Ağakay, a.g.e., s. 29-31.
[8]Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıralar, İstanbul 1973, s. 125-126.
[9]Yücebaş, a.g.e., s. 119.
[10]Arıburnu,  a.g.e., s. 237.
[11]Arıburnu, a.g.e., s. 90.
[12]Yücebaş, a.g.e., s. 114.

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


Ahmet Gürel Diğer Yazıları

28 Ekim 2018 - YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ…
23 Eylül 2018 - İş Bankası’nın Kuruluşunun Temeli Uşakizade Köşkü’nde Atılıyor
23 Temmuz 2018 - LOZAN’DAN CUMHURİYET YÜRÜYÜŞÜNE
08 Eylül 2017 - Nif'ten İzmir'e Doğru
07 Haziran 2016 - ERMENİ OLAYINDA ALMAN TANIKLAR
28 Ocak 2016 - ZÜBEYDE HANIM İZMİR’DE
24 Kasım 2015 - KÖY ENSTİTÜLERİ DESTANI
15 Eylül 2015 - TÜRK - YUNAN İLİŞKİLERİNİN DÜNÜ ve BUGÜNÜ
13 Eylül 2015 - İZMİR’İN HEMŞERİSİ ATATÜRK, GÖZTEPE NÜFUSUNA KAYITLI…
23 Temmuz 2015 - LOZAN’DAN CUMHURİYET’E YÜRÜYÜŞ
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 3
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 4
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 5
14 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ-1
14 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ-2
20 Mart 2015 - 18 MART 1915 - ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ
25 Şubat 2015 - MART – NİSAN 2015 AYLARI ETKİNLİĞİ
06 Şubat 2015 - İZMİR KADINLAR KONGRESİ
28 Ocak 2015 - Prof.Dr. Rennan Pekünlü’ye Açık Mektup
12 Kasım 2014 - 10. Kitabım çıktı Cumhuriyet ve Kazanımları
10 Kasım 2014 - ATATÜRK’Ü ANARKEN
31 Ağustos 2014 - Atatürk’ün Manevi Çocukları
21 Temmuz 2014 - 24 NİSAN VE SOYKIRIM İDDİALARI
22 Haziran 2014 - Atatürk’ün Latife Hanım ile Evliliği
14 Haziran 2014 - ATATÜRK VE AZINLIKLAR
01 Haziran 2014 - TÜRK – İRAN İLİŞKİLERİ
27 Mayıs 2014 - Atatürk ve At Sevgisi Gazi Koşusu
GENEL BAŞKAN
Atatürk Resimli Hediyelikler
Günün Kitabı
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Radyo




TRT TÜRKÜ




T
TRT NAĞME

Atatürk Siteleri

İşte Atatürk.com



Atatürk İnkilaplari.com



Önerilen Siteler
Ana Sayfa | İletişim | G.Başkanlarımız | Demokrasi Şehitleri | Tüzük | Atatürk | İlkeleri | Hakkında Söylenen | Kurduğu Kurumlar | Kurtuluş Savaşları | Kadın Kahramlar | Uğur Mumcu 24 Ocak 1993
CH