ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ      ETKİNLİKLER      GÜNCEL HABERLER   
 
Ana Sayfa > Site Yazarları

Ahmet Gürel - ahmetgurel50@gmail.com
Nif'ten İzmir'e Doğru
08 Eylül 2017 - 155 okunma

 …Başkumandan Mustafa kemal’in otomobili de yorgunluktan bitmiş boyunları uzamış, sekerek yürüyen piyade yığınlarının arasında İzmir yolunda ağır aksak ilerliyordu. Armutlu köyününkıyısındaki yola elindeki kırık testileriyle dizilen köy halkı, sunacak başka bir şey bulamadığından yüzlerinden ter yerine ateş saçılan Mehmetçiklere bardak – bardak su veriyordu.
      Mustafa Kemal’in otomobili bu köyden geçerken hayvanların, askerlerin geçmesi için bir ara durmak zorunda kaldı. Mustafa kemal, kara toz gözlüğünü çıkarır çıkarmaz, köylülerin içinden yaşlı bir adam hızla ona doğru ilerledi. Otomobile iyice yaklaşarak paşanın yüzünü dikkatlice süzdü. Sonra elini koynuna sokarak bir kartpostal çıkardı. Bunu avucunda sallayarak otomobilin basamağına tırmandı.   (( bir karta birde paşaya baktı, baktı. Sağ elinin şahadet parmağını ilkin karta sonra paşaya uzatarak)):
       -Bu sensin!
       Diye bağırarak öbür köylüleri de uyardı: 
      -Arkadaşlar, Mustafa Kemaldir.
      Bunu işiten köylüler, kadın- erkek, çoluk-çocuk ellerindeki testileri, bakraçları bir yana bırakıp dört yandan otomobile saldırdılar. (( gözyaşları dökerek paşanın kalpağını, omzunu öptüler. Paşanın ayağındaki tozları sürme gibi gözlerine çekenler vardı.))
      Köylüler, bir türlü otomobilden ayrılmak istemiyorlardı. Şoför, arabayı çalıştırıp kornayı basınca hepsi kaçıştı. Otomobil, piyadenin yanı sıra tozu dumana katarak ilerlerken arkadan hala:
      -Yaşa paşamız, namusumuzu, hayatımızı kurtardın. Hepimiz sana kurban olalım.
 Diye bağırıyorlardı.
      Yunanlıların, çekilirken yakıp yıktıkları bu bir sıra köyün halkları, onlar geçerken çok içten gösteriler yapıyorlar, her kez başta paşa olarak hepsini ağlatıyorlardı.
Otomobil, en sonra Nif’e (Kemalpaşa) vardı. Paşa buradan İzmir’in ne kadar çektiğini sordu. Yimibeş otuz kilometre olduğunu söylediler. Paşa, yakın bir tepeden İzmir’in görülüp görülemeyeceğini de sorunca Belkahve’den görüleceğini bildirdiler.
      Paşa otomobile atlayarak:
      -Çek Belkahve’ye
      Diye buyurdu. Tepeye vardıklarında düşman savaş gemilerinin kaygusuzca uzandığı masmavi İzmir körfezi birden bire gözlerine firuze bir mucize gibi çarptı. Şaşırmışlardı. Sanki Akdeniz, Ankara’nın yanı başına gelmiş gibiydi:
      -Deniz! Deniz!
       Diye bağırdılar. Körfez, Kadifekale, daha birçok bilinen yerler, ayna gibi görünüyordu. Güneş, Tuzla üzerinden masmavi suları erimiş altın selleri gibi kızartarak batıyordu. Belkahve, başta paşa olarak, onlara yıllardır hayalini kurdukları bir sevgiyle kavuşmanın pek yakın mutluluğunu, elle tutulur gibi gösteren kutlu bir yer olmuştu. Oradan bir türlü ayrılamıyorlardı. Bala düşmüş sinekler gibi özlemli gözleri, duygu, düşünce yığınları arasından bu güzel görünüşe saplanıp kalmıştı. Burası, onlara Türk zaferinin en güzel yanını gösteriyor gibiydi.
      Bu sırada ağaçlar arasından ilkin bir araba sesi işitildi, sonrada bir araba çıkageldi. Arabacı özgür bir ülkenin çocuğu olarak gırtlak dolusu, korkusuzca, gerine gerine bir şarkı söylüyordu.
-Nereden böyle, ahbap?
-İzmir’den.
-İzmir’de ne var ne yok?
-Askerlerimiz kordon’da geziyor.
-Doğrumu söylüyorsun?
-Nah, işte İzmir, gidin de bakın.
    Mustafa Kemal’le arkadaşları, bir süre daha orda kalarak Nif’e dönmek üzere ayrıldılar.Yolda, bir piyade tümeninin İzmir’e doğru yürüyüş düzeninde ilerlediğini gördüler.
    Mutafa Kemal, Salih (Bozok) beye:
    -Git, askerlere, arkadaşlarının İzmir’e girdiklerini söyle,
     Dedi. Salih Bey kolbaşına eliyle işaret ederek birliği durdurdu:
     -Arkadaşlar, nereye gidiyorsunuz?
      Diye sordu:
     Erat hep birden:
     -İzmir’e!
     Diye haykırdı.
    -Atlıların İzmir’e girdiğini biliyor musunuz?
Arkadaşlarınız İzmir’e girdiler.
     Bir er:
     -Aferin be!
     Diye bağırdı. Yorgun askerlerle subaylar, bunun üzerine yorgunluklarını daha az duyarak yine yola koyuldular.
     Mutafa Kemal, o geceyi Nif’te geçirdi. Sabahleyin erkenden kendilerine oturacak bir yer hazırlanması için Salih beyi İzmir’e gönderdi. Salih Bey Siirtli Mahmut Eşref, Ruşen Eşref, şifre memuru Mahmut beylere İzmir’e vardıklarında piyade tümeni kolbaşısının şehre bando çalarak girdiğini, bunların her iki yanından Türk, Müslüman halkın birer sevinç çağlayanı gibi aktığını gördüler. ((damlardan, evlerin pencerelerinden kadınlar, askerlerimizin üzerine çiçek, kolonya, gülsuyu serpiyordu.
     Mustafa Kemal’in kartları halkın başında, göğsünde ve evlerde görünüyordu.))
     Salih beyle arkadaşlarının otomobilleri kalabalıktan durmak zorunda kaldığında halk onlara saldırıp hepsini ayrı ayrı öpüyordu.
     Güçlükle hükümet konağına vardılar. İzzettin paşayı orda vali vekili olarak buldular. Onunla görüşerek Karşıyaka’da vaktiyle kral Kontantin’in, sonra da İskiryadis’in oturduğu köşkü Mustafa Kemal için hazırlamak için yola çıktılar. Karşıyaka yolunda Bayraklı’dan geçerken yabancı savaş gemilerinden çıkmış olan askerler hazır ol durumunda onları selamladılar.
     Karşıyaka’daki köşke vardıklarında çevredeki Türk kadınları onları karşılayarak:
     -biz, paşamız için her şeyi kendi elimizle yapacağız. Siz, yorulmayınız. Ancak, her şeyin hazır olduğunu gidiniz, kendilerine haber veriniz,
     Dediler.
                                                                           
                                                                                *
     Mustafa Kemal’le karargâh subayları, o gece Nif’te dinlenirken karargâhın kimi adamlarıyla Halide Edip hanım, arkadan, piyade yığınları arasında, dorunun sırtında, yanında sevgili köpeği Yoldaş’la geliyordu. Sabahın saat dördünde yol arkadaşı Binbaşı Tahsin beyle Nif’e girdi. Doru at, ilk kez yorgunluktan yürümeyecek duruma gelmişti. Ayakta uyuyordu. Atlarda, binicileri de yürürken uyuyorlardı.  İki yanında evler sıralanmış bir küçük yokuşun başında yuvarlanır gibi dorudan inen genç kadın, evlerden birinin mermer merdivenleri üzerine başını koyarak kendinden geçti. Köpeği yoldaşta başını göğsüne dayamış, onun yanında yatıyor, doru ise Tahsin beyin atiyle birlikte sütçü beygirleri gibi oracıkta uyuyordu. Tahsin beyde biraz ötede kalın kaputuna sarılmış bir cephe uykusuna dalmıştı. Yorgun insanların altında kaskatı toprakla mermerler, kuştüyü yataklar gibi yumuşamıştı.
     Halide Edip Hanım, neden sonra kulağının dibinde güçlü bir ses işiterek gözlerini açtı. Baktı: Mustafa Kemal’in ünlü Ali çavuşu başucunda dikilmiş, onu uyandırmaya çalışıyordu.
     -Hanımefendi! Hanımefendi. Gelin, paşanın berberin yattığı bir oda var. Onu çıkarıp sizi oraya koyayım.
     Kalkarak onun yanı sıra yürüdü. Aydınlık bir koridordan, üstü camlı bir kapıdan geçti. İçerdeki kırık
Sedire doğru gitti. Yatağı buydu. Ali çavuş, kapıya bir battaniye asarak çekilirken.
     -Sabahleyin yedide size sıcak su getiririm. Saat sekizde paşalarla kahvaltı edeceksiniz. Battaniyelerin altında temiz bir çarşaf var.
     Halide Edip, Ali çavuş çekildikten sora, tozlu topraklı çizmeleri, mahmuzları, üst başlarıyla kendini bu temiz çarşafın üzerine ölü gibi bıraktı.
     Ali çavuş, onu birkaç saat sonra kaldırmaya geldiğinde henüz beş dakika önce yattığını sanarak şaştı. Elini yüzünü yıkayarak kendine çeki düzen vererek Mustafa Kemal’le öbür kumandanların oturduğu kahvaltı sofrasına vardı. Odayı misk gibi sıcak çay kokusu sarmıştı. Mustafa Kemal, çayını yudumlayıp genç kadına:
     -Bugün İzmir’e gireceğiz.
     Dedi. Halide edip:
     -Ben, bir zafer alayında gitmek istemem. Teşekkür ederim. Ben, sonra yalınız başıma gelirim,
     Diye düşüncesini söyleyince Mustafa Kemal egemen sesiyle:
     -Geleceksiniz, hanımefendi, diye kestirip attı.
     Öğle üzeri Mustafa Kemal’le kumandanlar, zeytin dallarıyla süslenmiş beş otomobille İzmir’e yollandılar. 
     Birinci otomobilde Mustafa Kemal’le İsmet paşa, Yaverler, ikinci otomobilde Fevzi paşa ile adamları göze çarpıyordu. Arkadan gelen arabalarda da cephe kurmay başkanı Asım (Gündüz) paşa, topçu müfettişi Galip paşa, onbaşı Halide Edip Hanım, cephe (harekât) şubesi müdürü Tevfik (Bıyıkoğlu) bey, sıhhiye başkanı Dr. Hulusi (Alataş) bey, Seyfettin Şem’i bey vardı.
     Şehrin giriş yerinde onları bir atlı alayı karşıladı. Otomobiller aralarına girince her iki yanında sıralanmış atlılar kılıçlarını çekerek havaya kaldırdılar; Otomobillerin çevresinde yürümeye başladılar. Kapalı çarşıdan geçerken nal şakırtıları, bir çelik senfoni gibi çağlıyordu.
     Onbinlerce İzmirli, bu sırada Mustafa Kemal’in adını anarak:
     -yaşaaa !
     Diye haykırıyordu. Halkın coşkun haykırışı Anadolu yaylasının sessizliğe alışmış küçük gövdeli atlarını ürkütüp şaha kaldırıyor, sık sık kişnetiyordu. Böyle deniz gibi bir kalabalığın arasından ilk kez geçmenin tedirginliğini duyuyorlardı. Kadınlar, bir yandan ellerindeki karanfilleri, gülleri Mustafa Kemal’in otomobiline fırlatıp ömrüne dua ederken bir yandan da işlerinde yıllarca biriken ağuyu dökerek hüngür hüngür ağlıyorlardı. Yalnız, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzlerinde yaşayışlarının bu büyük mutluluğu parlıyordu.
     Bu sırada kalabalığın arasından güçlükle geçen yirmi beş yaşlarında şık giyimli genç güzel bir kadın, Mustafa Kemal’in otomobiline doğru fırladı; çığlık gibi bir sesle:
     -Paşam! Paşam!
     Diye bağırdı. Mustafa Kemal bu güzel genç kadının çığlığını işiterek otomobilini durdurdu. Bütün yürüyüş durdu. Şimdi, bütün mızraklı,  kılıçlı atlarla birlikte halk denizi de onlara bakıyordu. Genç kadın:
     -paşam, ben Uşşakizade Latife, dedi. Allaha nezrim var. Zatı devletlerini evimde ağırlamak dileğindeyim lütfen kabul ediniz.
     -Peki, sizin evinize konuk olacağım.
     Genç kız, minnetle eğilerek oradan uzaklaştı. Doğru köşke koştu. Ev halkına müjdeyi verdi. Hazırlıklar başladı.
                                                                    
                                                                        *
     Mustafa Kemal, doğru hükümet dairesine indi. Bu sırada uzaktan top sesleri işitilmeğe, şehrin içine mermiler düşmeğe başladı. Sonra, iş anlaşıldı. Söke yönlerinden kaçıp İzmir’e sığınmak isteyen iki alaylık bir düşman gücü Seydiköy’e gelince Kadifekale’deki Türk Bayrağını görmüş, elindeki toplarla şehri bombardıman etmeye başlamıştı. Çolak İbrahim beyin atlı tümeniyle Fahrettin paşa’nın atlı alayları oraya yıldırım gibi yetişerek hepsini tutsak edip getirmekte gecikmedi.
     Mustafa Kemal, karargâhıyla rıhtıma yerleşti; Üç gün burada kaldı. İlk gün çizmesinin tozuyla karargâhta oturmuş dinlenirken limandaki İngiliz donanması amirali bir üst subay göndererek onunla bir görüşme istedi. Mesaj İngiliz amiralinden birinci ordu kumandanı Nurettin paşa’ya geliyordu. Üst rütbeli İngiliz subayı kapıda dikilip duruyor,  Halide Edip ‘in okuyup Mustafa Kemal’le Nurettin paşaya anlattığı mesajın yanıtını bekliyordu. Bu, Yunanlıları koruyarak İzmir’e çıkaran İngiliz donanmasının kumandanına Mustafa Kemal bir ders vermeyi düşündü.
     Amirale kendisi görüşmek üzere bir randevu saati vermek istemediği gibi yüksek rütbeli arkadaşlarında herhangi birinin de bu randevuyu kabul etmemesi için tertibat aldı. Orada bulunan kurmay Yarbay Seyfettin Şem’i beye:
     -Buna bir cevap ver, ama benim tarafımdan değil, İsmet paşadan da değil üçüncü derece bir kumandandan. Birinci Ordu Kumandanı Nurettin paşa tarafından.
     Halide edip’çe hazırlanan yanıta bir göze atan başkumandan:
     -Fakat biraz şövalyece olsun,
     -Diye eksik gördüğü bir niteliğe dokundu.
   ((Nurettin paşanın amirali kabul edeceği saat))  diye yazılan noktayı da beğenmedi:
     -Hayır dedi, şöyle yazınız: Filan saatten filan saate dek kışlada bulunacağım; altını Nurettin paşaya imzalatınız.
                                                                             
                                                                               *
       Bu sırada piyade, tozdan birer parça yanık Anadolu toprağına, birer kerpiç parçasına dönmüş, yorgunluktan bitkin, Kordonboyuna geldikçe Kordonun taşlarına çarpıp duran suların serinliğiyle, hiç olmazsa gözleriyle serinlemek üzere taşların üzerine çöküyordu. İlk rahat soluğu alıyorlardı. Ayaklarındaki postallar parçalanmış, giynekleri muşamba gibi terden sırtlarına yapışmış. Kıyıda demirleyerek kocaman toplarını şehre dikmiş olan düşman gemilerine şaşkınca bakıyorlar, kıyıyı dolduran sivil Hıristiyan halkının kayıklarla şalupalarla, motorlarla denizdeki vapurlarla, savaş gemilerine nasıl kaçıştıklarını ibretle seyrediyorlardı.
     Bu sıradaydı ki her yanı sarsan, her şeyi heyecana veren gök gürültüsüne benzer bir gürültü işitildi. Bu, gerilerdeki Ortodoks kilisesinde meydana galen bir patlamanın çıkardığı gürültüydü. Bu patlamayı bir sıra patlama izledi. Bunun arkasından silah sesleri, bomba patlamasına benzer gürültüler geldi. Gittikçe şiddetlenen güz rüzgârı, patlamaların meydana getirdiği yangını hızla sağa sola sürükleyerek dostun-düşmanın gözyaşına bakmadan İzmir’i yakıp kül etmeğe başladı. Bu, İzmir’i artık sonsuz bırakıp gitmek zorunda kalanların işiydi. Kül edilen son Anadolu şehrinde İzmir olacaktı. Karar böyleydi. Şehrin itfaiyesini Sırp bir mütehassıs yönetiyordu. Yangın o kerte hızlı gelmişti ki onun da elleri böğründe kaldı.
      Bugüne dek evlerinde sinip te Kordonboyuna dökülmemiş olan Hıristiyan yığınları, mahallelerinin yanmağa başlaması üzerine sokaklara dökülerek kaçmağa başladılar. Üçüncü kordonu yalayan yangın, Freknk mahallesini kül ettikten sonra ikinci, birinci kordona korkunç bir veba salgını gibi ilerliyor, birkaç dakikada güzelim konakların yalnız iskeletleri kalıyordu. Akşama dek süren yangın, korkunç, dev bir meşale gibi İzmir’in bağlarını-bahçelerini, dağlarını kıpkızıl bir aydınlığa boğdu. Düşman savaş gemilerinin güçlü projektörleri, gökyüzüne yükselen kocaman duman yığınlarını yalayıp geçiyor, mutsuz şehrin üzerinde çatışarak sanki kılıç oyunları oynuyordu.
                                                                          
                                                                           *
     Hıristiyan halk, Kordonboyuna sıralanmış, Rum kayıkçılara yalvarıyor, onlar da ancak peşin para verebilenleri alıp götürüyorlardı. Hepsinin biricik umudu müttefiklerin savaş gemileriydi. Ne var ki bunlarda iskelelerini yukarı çektiklerinden tırmanamıyorlar, yalvarıp yakararak bunların çevresinde dönüp duruyorlardı. Kimileri suya gömülmüş olan çapaların zincirlerine tutunarak gemilere çıkmağa çalışıyorlarsa da müttefik denizcileri, uçları demirli sopalarla kafalarına, ellerine vurarak onları denize düşürüyorlardı. Böylece boğulup gidenlerin yerine Rum kayıkçılar, peşin parayla kıyıdan yeni kurbanlar taşıyorlardı.
   Böylece Edgar Qunet, Jean-Bart, Vittorio Emanuele, Venizia, King George, İron Duke savaş gemilerinin çelik duvarları dibinde deniz suyuyla gargara yapanların sayısı arttıkça artıyordu.
     Amerikan torpidolarıyla zırhlıları da Kordonboyunu kontrol ediyorlardı. Halkın saldırısı başlayınca Amerikan torpidosu demir alıp açıldı.
     Hala yanmakta olan Hıristiyan mahallelerinde gizli cephanelikler, yeri göğü sarsarak büyük gürültülerle patlayıp duruyordu. Ermeni mahallesini ateşleyerek kaçan bombalı, silahlı Torkum çetesinin adamları, sempatizanları, kendilerine yol açmak için önlerine gelene ateş ederek denize ulaşmağa çalışıyor, bu sırada silahlanan Türkler de oralardan çıkıp kaçmağa çalışanları fare gibi avlıyorlardı. Saat gecenin dokuzu olduğu halde her yer gündüz gibiydi. Gökyüzü, cephanemin damı gibi kıpkızıl. Şehrin üstünü kaplıyordu.
     Sabahın saat ikisinde yangın dahada korkunçlaştı. İzmir tiyatrosu, yirmi dakika içende dört duvarlık bir iskelet kaldı. Fransız konsoloshanesini saran yalımlar, onun da bütün tahta bölümlerini sömürdü. İtalyan okulunun damına tırmanmış İtalyan denizcileri, İtalyan amiral gemisine ışıkla yangının gelişmesi, yönleri üstüne sinyal veriyordu. Cephaneliklerin, bombaların patlaması, aralıksız sürüyordu. Otomobil garajlarındaki benzinleriyle bidonları, alkol depoları, gittikçe hızlanan yangına bir başka hırs, sanki yeryüzünü yakıp kül etmek hırsı veriyor gibiydi. Bu büyük parıltılarla meydana gelen patlamalar, insan yığınları içinde bir salgın gibi dalmış olan paniği daha çok artıyor, Müslüman, Hıristiyan insan yığınları ellerine geçirebildikleri yükte yeğnik pahada ağır eşyalarıyla alevlerin aydınlığında cehenneme yeni atılmış günahkâr yığınları gibi sağdan sola, soldan sağa kaçışıp duruyorlardı. Bu sırada meydana gelen son kerte şiddetli bir patlama,  denizdeki yabancı donanmaları da sarstı. Onbinlerce Türk askeri yanan şehri boşuna kurtarmağa çalışıyordu.
                                         
                                                                            *
     Mustafa Kemal’in rıhtımdaki karargâhını da yalımlar, az zamanda yalayıp yuttu. Yunanlıların, Ayatria, Foti kilisesinin altına yerleştirdikleri dinamitleri patlatarak yangını çıkardıkları söyleniyorsa da bu işte ermeni çete reisi Torkum’la adamlarının da parmağı olduğundan kuşkulanıyordu.?
     Mustafa Kemal’in karargâhı Bornova’ya taşındı. Latife hanımın konuğuydu. Latife hanım, paşanın hizmetine yalnız kendisi bakıyordu. Hizmetçileri bir yana itmişti. Bu kutlu göreve hiçbir ortak kabul edecek durumda değildi.
     Üçgün süren katil yangın, Türk zaferinin en güzel günlerini cehenneme çevirmişti. Uşşakizadelerin Göztepe’deki köşkünün balkonunda yangını yan yana seyrede Mustafa Kemal’le Latife Hanım, herkes gibi üzgündü. Tarihin en büyük yangınlarından en sonuncusu karşısında içleri sızlayarak dikilip durmaktan başka ellerinden bir şey gelmeyen bu iki insan, bu sırada yaşayışlarının en lirik saatlerinde bulunuyordu. Mustafa Kemal, Latife hanıma:
     -yangın yerinde size ait emlak var mı diye sordu.
     -evet, emlaklerimizin büyük bölümü yanan bölgededir. Fakat ne zarar! Hepsi yansın. Yeter ki siz sağ olun. Bu mutlu günleri gören insanlar için malın ne değeri var. İleride yeniden yaparız.
     Mustafa Kemal de coştu:
     -Evet, yansın, yıkılsın, dedi. Hepsinin yerine konması mümkün!
 
                                                                                *
     …. Karşıda yanıp kül olmuş şehir, bir şehir ölüsü gibi görünüyordu. Yalnız dört duvarı kalmış sayısız ev, bu şehir mezarlığının aziz ölüleri gibi yangının yalayıp yuttuğu bütün güzelliklerin ardından sanki yas tutuyordu. Ne var ki bu umutsuz şehrin sokaklarında düşman boyunduruğundan kurtulmuş, yemenin, içmenin bile önemli bir şey olmadığını düşünen özgürlükten sarhoş insan yığınları kaynaşıyor, evlerinin barklarının külleri altında geleceğin yakut, zümrüt saraylarını kuracağı umutlarının pırlantalarını araştırıyorlardı. Önlerinde zengin masmavi parıltısıyla Akdeniz suları, gelecek için çok savaşmak gerekeceğini anlatmak ister gibi Kordon boyunun taşlarına çarpıp duruyor. Kavganın bitmediğini anlatıyordu. Mustafa Kemal’le Rauf Bey, Ali Fuat paşa da Göztepe’deki evin balkonundan bu görüşü süzerken böyle düşünüyorlardı. Kavga henüz bitmemişti. Bağımsızlık savaşının bütün kahramanları, kurtulmuş yurdun zafer sofrasındaki yerini alabilmek uğruna yeni savaşlar vereceklerdi.
 
 Kaynak: KUTSAL İSYAN milli kurtuluş savaşının gerçek hikâyesi 8. Cilt sayfa: 517-518-519-520-521-522-523-524-525-526-527-531-
Yazar: Hasan İzzettin Dinamo
May yayınları. İstanbul
 

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


Ahmet Gürel Diğer Yazıları

07 Haziran 2016 - ERMENİ OLAYINDA ALMAN TANIKLAR
28 Ocak 2016 - ZÜBEYDE HANIM İZMİR’DE
24 Kasım 2015 - KÖY ENSTİTÜLERİ DESTANI
15 Eylül 2015 - TÜRK - YUNAN İLİŞKİLERİNİN DÜNÜ ve BUGÜNÜ
13 Eylül 2015 - İZMİR’İN HEMŞERİSİ ATATÜRK, GÖZTEPE NÜFUSUNA KAYITLI…
23 Temmuz 2015 - LOZAN’DAN CUMHURİYET’E YÜRÜYÜŞ
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 3
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 4
15 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ - 5
14 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ-1
14 Nisan 2015 - TÜRK–ERMENİ İLİŞKİSİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ-2
20 Mart 2015 - 18 MART 1915 - ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ
25 Şubat 2015 - MART – NİSAN 2015 AYLARI ETKİNLİĞİ
06 Şubat 2015 - İZMİR KADINLAR KONGRESİ
28 Ocak 2015 - Prof.Dr. Rennan Pekünlü’ye Açık Mektup
12 Kasım 2014 - 10. Kitabım çıktı Cumhuriyet ve Kazanımları
10 Kasım 2014 - ATATÜRK’Ü ANARKEN
31 Ağustos 2014 - Atatürk’ün Manevi Çocukları
21 Temmuz 2014 - 24 NİSAN VE SOYKIRIM İDDİALARI
22 Haziran 2014 - Atatürk’ün Latife Hanım ile Evliliği
14 Haziran 2014 - ATATÜRK VE AZINLIKLAR
05 Haziran 2014 - ATATÜRK VE DİN
01 Haziran 2014 - TÜRK – İRAN İLİŞKİLERİ
27 Mayıs 2014 - Atatürk ve At Sevgisi Gazi Koşusu
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Radyo




TRT TÜRKÜ




T
TRT NAĞME

Atatürk Siteleri

İşte Atatürk.com



Atatürk İnkilaplari.com



Önerilen Siteler
Atatürk İzmir Kemalpaşa Resimleri
Atatürk
Takvim
Anasayfa | İletişim | G.Başkanlarımız | Demokrasi Şehitleri | Tüzük | Atatürk | İlkeleri | Hakkında Söylenen | Kurduğu Kurumlar | Kurtuluş Savaşları | Kadın Kahramlar | Video Galeri
CH